MURÂD HAN


Nilüfer Hatun’dan dünyâya gelmistir. Dogdugu sene, dedesi Osman Gâzî vefat etmis ve Bursa fethedilmisti.
I. Murâd Han, devrinin zâhirî ve bâtinî ilimlerinde otorite olan büyük sahsiyetler tarafindan yetistirilmistir. Agabeyi Rumeli fâtihi Süleyman Bey’in vefati üzerine veliaht tâyin edildi. Kisa bir müddet sonra babasi vefat etti. Bursa’ya dâvet edilerek Osmanli tahtina oturtuldu. Hüdâvendigâr ve Gâzî-Hünkâr diye anildi.
Bir devlet adaminda bulunmasi gereken mümtaz vasiflara mâlik olan Murâd Han, ayni zamanda kalbî derinlige de sahipti. Iste bu kalbî derinlik sebebiyle velîlik, ahî seyhligi ve sehîdlik gibi mânevî pek yüce makamlara vâsil oldu.
O, Anadolu’da sükûn ve huzuru kisa bir zamanda sagladiktan sonra istikâmetini Rumeli’ye çevirdi. O’nun zamaninda fütûhât, Avrupa’ya yayildi, Islâm hukûkuna göre harpte elde edilen ganîmetlerin beste biri devletin hakki oldugundan “Pencik (beste bir) Kânûnu” çikarildi. Fethedilen yerlerde Osmanli devlet teskilâti mükemmel bir surette te’sîs edildi. Kimse aç ve açikta birakilmayip, fakir-zengin, müslim-gayr-i müslim herkes büyük bir huzur ve seâdete kavusturuldu.
Bütün bu güzel hamleler devam ederken Osmanli’nin batidaki fütûhâti neticesinde kralliklarinin son bulacagindan endise eden Avrupali hiristiyan devletler, 60-100 bin kisilik bir “haçli seferi” düzenlediler.
Bunun üzerine Sultan Murâd, Haci Ilbey kumandasindaki dörtbin kisilik bir orduyu, kesif maksadiyla onlarin üzerine gönderdi. Diger taraftan haçlilar da, Meriç’i geçtikleri halde hiçbir mukâvemet ile karsilasmadiklarindan zafer çigliklari atarak senlikler yapmaga baslamislardi. Yiyip içip sarhos olduktan sonra uyudular. Düsmanin gafletinden istifâde eden Haci Ilbey, üç koldan düsman üzerine bir gece baskini yapti.
Dörtbin kisilik Osmanli askerinin hücûmu ile neye ugradigini sasiran ve panige kapilan müttefik haçli askerleri büyük bir bozguna ugradilar. Gece karanliginda pek çogu birbirini kirarak çekilirken, geriye kalanlarin ekserîsi de Meriç Nehri’nde boguldu. Kurtulabilen çok az bir kismi kaçabildi. Tan yeri agardiginda artik bütün kâfirler tamamen helâk olup gitmisti. Böylece târîhteki meshur “Sirp Sindigi” zaferi meydana gelmis oldu. Haçlilar perîsân oldular. Bu hâdiseden sonra bassehir, Bursa’dan Edirne’ye nakloldu.
Câmiler, medreseler, birçok kültür müesseseleri insâ edilerek Edirne, devletin ayni zamanda bir medeniyet merkezi hâline getirildi. Anadolu’dan yeni fethedilen yerlere göç eden müslümanlar, oralarda da Islâm’in yüce hayat tarzini ve yasayisini sergilediler. Ahlâk ve fazîlet nümûnesi oldular. Devletin âdil idâresi ve kurdugu hayir müesseseleri, her yerde büyük bir hosnudluk meydana getirdi. Hududlar, tâ orta Avrupa’ya kadar dayandi. Artik sira Avrupa’da fitnenin basi olan Sirp unsûrunu bertaraf etmege gelmis oldu.
Pristine’nin güney batisindaki Kosova sahasinda, müttefik haçli kuvvetleri ile Osmanli ordusu karsi karsiya geldi. Müttefikler, yaklasik yüzellibin kisilik bir güce sahipti. Osmanli ordusu ise, ancak altmisbin kisi idi.
Safak sökerken Osmanli ordusu, muhârebe nizâmina girdi. Merkeze Sultan Murâd Han, sag cenâha Sehzâde Yildirim Bâyezîd, sol cenâha da Sehzâde Ya’kûb Çelebi kumanda ediyordu. Baba ve ogullari, tek bir kalb ve tek bir nefes hâline gelmislerdi. I’lâ-yi kelimetullâh ugruna sehîdlige ve gâzîlige hazirlanmanin heyecanini yasiyorlardi. Sanki «Anam, babam ve cânim sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!..» diyen ashâb-i kirâmdan bir rüzgâr, Avrupa ortasindaki Kosova ovasini dalgalandiriyordu. Nitekim bu ulvî rüzgârdan bir nefes teneffüs eden Murâd Han, muhârebenin nihâyetinde sehîd olacak, o gün Kosova ovasinda kazanilacak destânî bir zaferin temelinde yatan îmân, vecd ve gayretin müstesnâ bir sembolü olarak kiyâmete kadar yasayacaktir.
Pâdisâh, 8 Agustos 1389’da Kosova ovasina girdiginde ortaligi toza dumana katan bir firtina ile karsilasmisti. Bu durumda âdetâ göz gözü görmüyordu. Iste o gece Berât Gecesi idi. Murâd Han, iki rekât namaz kildiktan sonra, gözyaslari içinde su duâyi yapti:
                “Yâ Rabbî! Bu firtina, su âciz Murâd kulunun günahlari yüzünden çiktiysa, mâsûm askerlerimi cezâlandirma!..
Allâh’im! Onlar ki buraya kadar sadece Sen’in adini yüceltmek ve Islâm’i teblîg etmek için geldiler!..
Ilâhî! Bunca kerre beni zaferden mahrûm etmedin. Dâimâ duâmi kabul buyurdun. Yine sana ilticâ ediyorum; duâmi kabûl eyle! Bir yagmur nasîb eyle! Bu toz bulutu kalksin.. Kâfirin askerini âsikâr görüp, yüz yüze cenk edelim!..
Yâ Ilâhî! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben âciz bir kulum.. Benim niyetimi ve esrârimi en iyi Sen bilirsin.. Mal ve mülk maksadim degildir. Yalniz Sen’in rizâni isterim..
Yâ Ilâhî! Bu mü’min askerleri küffâr elinde maglûb edip helâk eyleme!.. Onlara öyle bir zafer lutfet ki, bütün müslümanlar bayram eylesin!. Dilersen o bayram gününde su Murâd kulun yolunda kurbân olsun!..
Yâ Ilâhî! Bunca müslüman askerin helâkine beni sebep kilma! Bunlara yardim eyle ve zafer bahseyle! Bunlar için ben cânimi kurbân ederim; yeter ki tek Sen beni sehîdler zümresine kabûl eyle!.. Asâkir-i Islâm için teslîm-i rûha râziyim. Tek ki, bu mü’minlerin ugruna benim rûhum fedâ olsun.. Beni gâzî kildin. Sonunda da lutfen ve keremen sehîd eyle!
Âmîn!..”
Bu âbidâne münâcaattan sonra Sultan, fevkalâde bir huzur içinde Kur’ân-i Kerîm tilâvetine basladi. Çok geçmeden rahmet bulutlari peydâh oldu. Kosova meydani üzerine sagnak hâlinde yagmur bosandi. Rüzgâr durdu. Toz bitti..
Rüzgârin kesilmesi ve yagmurun toz bulutlarini sindirmesi üzerine bütün Osmanli ordusunda büyük sevinç ve memnunluk yasandi. Murâd Han, secde-i sükrâna kapandi. O gün sevinç gözyaslari, yagmur damlalariyla kardes oldu.
Harp baslamadan evvel Murâd Han, mümtaz askerlerine su târihî hitâbede bulundu:
                “–Yigitlerim! Bugün gayret günüdür. Ibrâz-i hamiyyet vakti, erlik zamani ve mertlik demidir…
Bunca senedir vatan sizinle fahreder. Simdi dahî sizden cihana yayilmis bulunan san ve serefle dolu geçmisimizi te’yîd edecek büyük muvaffakiyetler bekler.
Bugün mehâbetinizle titreyen su Kosova meydani, bi-iznillâh muzaffer bir sekilde dalgalanacak olan sanli sancagimizin Macaristan içlerine dogru gitmesini bundan sonra hiçbir düsman hamlesi durduramayacaktir. Bugün kazanacagimiz sanli bir galebe, bütün Rumeli’nde i’lâ-yi kelimetullâha sebep olacaktir.
Insanin ömrü uzun olsa da ebedî degildir. Âkibet bitecektir. Dâim bâkî olan yalniz Allâh Azîmü’s-sân’dir. I’lâ-yi kelimetullâh ile cennete kavusmak isteyenlere, iste su meydân-i san ü celâdet duruyor.
Gâzîler! Benimle beraber Allâh sadâlari ile hücûm ve savlet eyleyiniz!”
Bu sözlerin ardindan baslayan sanli mehterin cenk marslari arasinda yükselen «Allâh, Allâh…» sesleri ile düsman saflarina hücûm basladi. 8 Agustos 1389 sabahi baslayan meydan muhârebesi, sekiz saat sürdü. Hemen hemen düsmanin tamami imhâ oldu.
Muhârebenin sonunda zaferin kesinlestigini gören Murâd Han, bunun sükrânesi olarak muhârebe sahasinda geziniyor, bir sehîde rastladiginda:
                “Muhakkak ki biz, Allâh içiniz ve hiç süphesiz ki biz O’na döndürülecegiz!..” (el-Bakara, 156) diyordu.
Yarali bir cengâverinin yanina geldigi zaman ise, onu oksuyor ve izdirabi olup olmadigini, bir arzusunun bulunup bulunmadigini sorarak merhamet ve sefkat gösteriyordu. Bu esnâda ölüler arasindan yarali bir Sirp askeri kalkarak;
                “–Beni birakiniz; pâdisâhin elini öpüp müslüman olacagim! Ayrica size bir müjdem var! Kral Leyan da yakalandi. Getiriliyor..” dedi.
Hünkâr’in muhâfizlari, bir anlik gafletle, getirilmekte oldugu söylenen krali görmek üzere etrafa bakinirken, yarali taklidi yapan Sirpli, pâdisâhin elini öper gibi yapti ve koltugunun altinda sakladigi hançerini hizla çikararak kasla göz arasinda Hünkâr’in gögsüne sapladi. Muhâfizlar, neye ugradiklarini sasirmislardi. Kâtili yakalayip bir anda paramparça ettiler.
Böylece Murâd Han’in duâsi da kabul olmus oldu. Zîrâ Sultan Murâd Han, daha önce Rabbinden sehîdlik temennî eden ve târihde meshur olan bir duâ yapmisti.
Hünkâr’in sehîd olmadan önceki son sözleri sunlardi:
                “–Islâm’in muzafferiyeti, benim sehîd olmama bagli ise, sehîdlik serbetini nasîb buyurmasini Cenâb-i Hakk’dan duâ ve niyâz etmistim. Demek ki duâm kabûl buyuruldu. Allâh’a hamd ve senâ olsun ki, Islâm askerlerinin zaferini gördükten sonra hayâtim son bulmaktadir!..
Ben artik sizleri, muzaffer askerlerimi ve devletimi Mevlâ’ma emânet ediyorum..”
Bu sözlerinin ardindan Sultan Murâd’in temiz nâsi, sehâdetin mübârek kanlarina bürünerek, ilâhî ve ebedî yolculuga sefer etti!..
Sâir Ahmedî, Sultan Murâd’in eristigi yüce makami ifâde sadedinde bir beytinde söyle der:
Istiânet dile rûhundan anin,
Ki eresin fethe fütûhundan anin…
                “O’nun (fetihle müzeyyen) rûhundan mânevî bir yardim (nasîb) iste ki, sen de O’nun fetih(ler)i gibi bir fethe nâil olasin!”
Sultan I. Murâd Han’in hançerle parçalanan azîz bedeninin iç organlari, sehîd oldugu yere gömüldü ve oraya bir türbe yapildi. Asil cesedi ise, Bursa’ya getirilerek Çekirge’de yaptirmis oldugu câmî ve külliyenin yanina defnedildi. Oraya da ikinci bir türbe yapildi.
Sultan Murâd’in iç organlarinin gömülü oldugu Kosova’daki yer de “Meshed-i Hüdâvendigâr” olarak meshûr oldu. Meshed, ism-i mekân oldugundan Sultan Murâd’in sehîd oldugu yere “Meshed-i Hüdâvendigâr” ismi verildi. Meshed-i Hüdâvendigâr, o kadar mukaddes sayilmistir ki, Osmanli, Balkanlar’dan çekilirken bile imzaladigi anlasmalara bu yer için husûsî bir madde koydurtmustur.
Arnavut asilli Kosovali rahmetli hocam Ali Yakub Efendi, Osmanlilar’i çok sever ve hep rahmet ile anardi. Söyle derdi:
                “–Ben Osmanlilar’i nasil sevmeyeyim ki, onlar gelmeseydi, bizler küfrün karanligi içinde kalacaktik… Bizim memlekette Osmanli ile dîn muhabbeti öyle mecz olmustur ki, Osmanli ile müslümanlik, degisik lafizlarla birbirlerinin yerine kullanilmistir. Öyle ki, bazen gayr-i ihtiyârî olarak Islâm’in sarti yerine «Türklügün sarti kaçtir?» diye sorulur olmus, cevaben de Islâm’in sartlari sayilmistir. Ben hergün bir hatm-i serîf okusam, her nefeste «Yâ Rabbî! Bu kavme rahmet eyle!» diye duâ etsem, yine de Osmanlilar’in haklarini ödeyemem!..”
Allâh cümle geçmislere rahmet eyleye!..
Halki ve askeri tarafindan çok sevilen I. Murâd Han, birçok ünvân ve lâkaplarla yâd olunur. Bunlarin baslicalari:
Sultânü’l-guzât ve’l-mücâhidîn (gâzîlerin ve mücâhidlerin sultani),
Melikü’l-mesâyih (mürsidlerin sultani)
Giyâsü’d-dünyâ ve’d-dîn (dîn ve dünyâ islerine imdâd edici, yardim edici),
Ebu’l-feth (fethin babasi),
Es-sultânü’l-adl (adâletli sultan),
Leysü’l-Islâm (Islâm’in arslani)
Ve en meshûru olarak da Hüdâvendigâr (mücâhid, kahraman, sahip ve hükümdar)’dir..
Murâd Hüdâvendigâr, yirmidokuz sene süren hükümdarligi müddetince zaferden zafere kostu. Maglûbiyet yüzü görmedi. Babasindan küçük bir beylik olarak aldigi devleti, kisa zamanda yüce bir imparatorluk hâline getirdi. Gerçekten babasi Orhan Gâzî’nin vefâtinda 95.000 km2 olan Osmanli’nin topraklari, Murâd Han devrinde 500.000 km2’ye ulasmistir.
Sultan Murâd Han, yirmidokuz senelik saltanati müddetine 37 muhârebe sigdirmis, ömrünü harp meydanlarinda geçirmis ve târihin ender sahsiyetlerinden olmustur.
Bütün hiristiyanlik âleminin lideri olan Papa dahî, O’nun satvetine karsi âcizdi. Sâir bu ihtisâmi söyle anlatir:
                                Çünkü ol Gâzî Murâd’a erdi baht,
                                   Buldu arâyis aninla tâc ü taht..
O, agabeyinin Rumeli’de baslattigi fütûhâti, büyük bir ihlâs ve azim ile kisa zamanda gelistirdi ve Orta Avrupa’ya kadar genisletti. Balkanlar kâmilen Türk nüfusuna dâhil olmus, Bizans, Bulgaristan ve Sirbistan, Osmanlilar’in haraç-güzâri olmustu.
Murâd Han, fethettigi yerlere, devrin mânevî büyüklerini yerlestirdi. Oralara, zamaninin en mükemmel ilim ve irfân müessesesi olan tekke ve zâviyeler insâ ettirdi.
Ayrica, ciddî bir iskân siyâseti takip etti. Türkmen asîretlerini getirip bu bölgelere yerlestirdi. Bu göçler sayesinde torunlarinin fütûhâti, Viyana önlerine kadar ilerleyebildi. Rumeli’de besyüz yil devam edecek olan Osmanli Devleti hâkimiyetinin temelleri atilmis oldu.
Osmanli sultanlari, küffâra karsi gazâ ve cihâd üzre iken Anadolu’daki birtakim beylikler tarafindan zaman zaman saldirilara mârûz kaliyorlardi. Nitekim Sultan Murâd Han, Rumeli’de gazâ ve cihâd üzre iken de böyle bir durum vâkî oldu ve Karamanoglu Alâaddîn Bey, Osmanli topraklarina taarruz etti. Bunu ögrenen Hünkâr, son derece üzülerek yanindakilere:
                “–Su zâlimin yaptigina bakin! Bizler bir aylik mesâfede kâfirler ile cenk üzre olup gece gündüz gazâ eyleyelim, o da gelip müslümanlarin mülkünü yagma etsin! Ey gâzîler! Imdi cihâdi birakip da ben nasil müslüman kardeslerime kiliç çekeyim?!.” diyerek tevhîd-i ümmet için Anadolu beyliklerine karsi sabir ve tahammül-fersâ müsâmahasini sergiledi.
Çünkü ceddi gibi O da, Anadolu beyliklerine düsman nazariyla bakmiyordu. Ayrica, beylikleri kuvvet ve cebir zoruyla kendilerine râm etmeyi mahzurlu buluyor, böyle kurulacak bir vahdetin çok çabuk zevâl bulacagini biliyordu. Bu sebepledir ki O’nun, ve diger Osmanli sultanlarinin, Anadolu’da isi hep agirdan almalari, bir zaaf eseri degil, kendileri gibi müslüman olan Anadolu’yu iknâ yoluyla birlestirip bütünlestirmeyi daha münâsip bulmalarindandir. Dolasiyla onlar, kesin bir mecbûriyet olmadikça kuvvet yoluna basvurmamislardir. Bu firâsetli ve uzun sabrin neticesi olarak Anadolu birligi, ancak Yavuz zamaninda kurulabilmistir. Ama öyle muhkem kurulmustur ki, bütün Osmanli topraklarinin dagildigi zamanlarda bile Anadolu, dimdik ve yek-vücûd yapisini oldugu gibi muhâfaza etmistir.
Babasi Orhan Gâzî, velî ve sehîd bir pâdisâh olan Murâd Han’a yaptigi vasiyetinde:
                “Nasil Selçuklular’in vârisi biz isek, Roma’nin da vârisi biziz!.”buyurarak ogluna Avrupa’yi hedef göstermisti.
Sultan Murâd Han da, kendinden sonra gelenlerin önünü açmis ve Avrupa’yi onlarin fethine âmâde bir hâle getirmistir. Avrupa, ova ve yaylalari hâlâ O’nun cevvâl atinin ayak izleri ile doludur.
Bütün bunlar da göstermektedir ki Murâd Han, büyük bir ahlâkî, irâdî ve idârî güce sahipti. Yaptiklari dâhiyâne idi. Ser’î kanunlari büyük bir titizlikle tatbik ederdi. Gelistirip güçlendirirdi. Âni karar vermedeki mâhirâne hasleti, kendisine çok zaferler kazandirmistir. Gâyet dindar, ulemâ ve mesâyiha karsi hürmetkârdi.
Bizans târihçisi Halkondil, Sultan Murâd hakkinda su îtirafta bulunmustur:
                “Sultan Murâd, Anadolu ve Rumeli’de otuz yediden ziyâde harbi idâre ederek zafer üzerine zafer kazanmistir. Düsmandan kaçtigi ve arkasini döndügü hiç görülmemistir.
O, askerini bir müddet istirahat ettirmeyi arzu ettigi zamanlarda bile, kendisine bir mesgûliyyet bulurdu. Tembellikten nefret ederdi. Istirahat nedir bilmezdi. Askerleri, istirahat ederken O, ava çikardi. Yasliliginda da cevvâliyetini hiç kaybetmemistir.
Kemâl-i sükûnetle boyun egen milletlere ve sarayindaki ecnebî çocuklara sefkatle muâmele ederdi. Mükâfât vermede de cömert ve sür’atli idi. Harbe girecegi zaman, askerini cesaretlendirip costururdu. Yapilan yanlis hareketleri müsâmahasiz cezâlandirirdi. Verdigi söze riâyet ederdi. 
Murâd Han’in maiyyeti, O’nun heybeti ve siddeti ile titrerdi. Bununla beraber, onlara bir kumandanin gösteremeyecegi yumusaklik, sefkat ve muhabbetle muâmele ederdi.”
Gibbons’un su ifâdeleri de câlib-i dikkattir:
                “Otuz sene kadar bir müddet Murâd Han, zamaninin hiçbir devlet adami tarafindan fevkine geçilemeyen bir kiyâset ile Osmanli mukadderâtini sevk ve idâre etmistir.
Biz, Sultan Fâtih ile Muhtesem Süleyman hakkinda daha çok seyler bildigimizdendir ki, Murâd, Osmanli hânedâni içinde en sâyân-i dikkat ve en muvaffak bir devlet ve harp adami olarak kendine has mevkie geçememis görünmektedir. Ancak kendisinin karsilastigi müskilâti, hallettigi mes’eleleri, saltanatinin neticelerini, daha ziyâde göz kamastiran haleflerinin icrâatiyla mukâyese edecek olursak, O’nun, bunlarin üstünde degilse de, onlarla birlikte kolayca yer tutabilecegini görürüz.
O’nun hayati esnâsinda vukûa gelen degisiklikler, bütün târihin en hayret verici vak’alarindandir. O’nun fütûhâti 1878 Berlin muâhedesine kadar bes asir devam etmistir..
Sultan Murâd, Bizans kilisesi erbâbinin nazarinda Îsâ düsmani kabul edilse de, onlara papalarindan daha iyi muâmele etmekte idi. O, Allâh’dan korkan, akilli ve temkînli bir kimseydi. Maglûba karsi insafliydi. Bu sebeple O’nun mührünü gören derhal dizleri üzerine çökerdi.
Osman Gâzî, etrafina toplamis, Orhan Gâzî de devleti kurmustu, fakat imparatorlugu kuran Sultan Murâd olmustur.”
Düsmanin bile itirafa mecbur kaldigi su güzel sifatlarin sahibi olan Sultan Murâd, gerek Anadolu’da ve gerekse Rumeli’de yaptirdigi eserlerle de, milletin kalbinde taht kurmustur. 1364 Sirp Sindigi zaferinin sonunda sükrân ifâdesi olarak, Bursa, Bilecik ve Filibe’de birer câmî, Yenisehir ve Bursa Çekirge’de bir imârethâne, medrese, kaplica ve bir han yaptirmistir.
Sâir, Osmanlilar’in bu ihlâslari neticesinde Hakk katinda makbûl kimseler olarak yüce bir ihtisâma nâil olduklarini söyle ifâdelendirir:
                                Âl-i Osman’in çün ihlâsi oldu hâs,
                                Buldular Hakk hazretinde ihtisâs!..
Bu hakîkati asagidaki hâdise ne güzel sergiler:
Sultan Murâd Hüdâvendigâr, dervis mesrebli bir pâdisâh idi. Bunun için elinden gelen her türlü gayreti sarfettikten sonra her isin sonunu Allâh Teâlâ’ya havâle eder, duâ ve niyâzdan hiçbir zaman fârig kalmazdi. Nitekim Plevne’yi onbes gün muhâsara ettigi halde fethin bir türlü müyesser olmamasi üzerine oraya bir miktar asker birakarak geri çekilmisti. Ancak o kadar emege ragmen geri çekilmesi kendisini son derece üzmüs ve:
                “Hâlik Teâlâ Hazretleri, bu yikilasi kaleyi kahreyleyip vîrân eyleye!..” diye duâ ve ilticâda bulundu.
Bu esnâda bir haberci geldi ve kalenin bir duvarinin yerle bir oldugunu bildirdi. Oysa kalenin yikilmasini îcâb ettiren bir sebep yoktu. Cenâb-i Hakk’a sükrederek o yikik duvardan kaleye giren Islâm askeri, kisa bir müddette orayi fetheyledi.
Kosova sehîdi, velî pâdisâh Murâd Han’in îmân, vecd ve ittikâsini gösteren asagidaki su hâli, bizler için ne muazzam bir ibret levhasidir. Murâd Han, saray imâmina gözyaslari içerisinde söyle demisti:
                “–Namazlarda tekbîr aldigim zaman, üç tekbîr getirmeden Kâbe’yi göremiyor ve huzur içinde namaz kilamiyorum…”
Bugün, Balkan ülkelerinde var olan bütün müslüman halklarin mevcûdiyeti, ilk Osmanli fütûhâti ve iskân siyâsetinin bir eseridir.
O ahâlî ise, bugün bize Osmanli’nin bir emânetidir. Onlarin bulunduklari yerlerde muhâfaza olunmalari zarûrîdir. Zîrâ ezân sadâsi, Avrupa’da onlarla devam edegelmektedir.
Kosova, Avrupa ortasinda Islâm’in ilk karakoludur.
Kosova, Murâd Han’in mübârek kani karsiliginda bize pahaliya mâl olmus bir mîrâsdir. Merhûm Âkif bu mîrâsi ne kadar güzel hatirlatir:
                Nerde görsem çikiyor karsima bir kanli ova…
                Sen misin, yoksa hayâlin mi? Vefâsiz Kosova!
                Hani binlerce mefâhirdi senin her adimin?
                Hani sînende yarip geçtigi yol “Yildirim”in?
                Hani asker? Hani kalbinde yatan Sâh-i Sehîd?
                Âh o kurbân-i zafer nerde bugün? Nerde o iyd?
                Söyle Meshed, öpeyim secde edip topragini;
                Yok mudur sende Murâd’in iki üç damla kani?..
                …..
                Basacak miydi fakat gögsüne Sirp’in çarigi?!.
                …..
O günkü Sirp ile bugünkü Sirp aynidir. Zaman farkindan baska degisen hiçbir sey yoktur.
Acabâ Sirp yilanlari, saha kalkip evlâd-i fâtihâni, yâni Sultan Murâd’in evlâdlarini agir bir zulümle imhâ ederken, bizlerin, kirik kanatli bir kus gibi çirpinan mazlûm, muzdarip kardeslerimize yardim yüregimiz ne kadar uzanabiliyor? Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:
                “Mü’minlerin, birbirlerine acimakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine sefkat göstemekte bir vücûd gibi olduklarini görürsün!. (Bu vücûdun herhangi) bir uzvu muzdarip oldugu takdîrde diger kisimlari da uykuyu kaybedip atesler içinde onun izdirabini duyarlar.”
                “Mü’minler, birbirlerine kenetlenmis (cüzlerden meydana gelmis) bir binâ gibidirler.”
hadîs-i serîfleri muktezâsi olarak biz mü’minlerin, kalbi ve nabzi tek olan bir insanin kalbi ve nabzi gibi olmamiz îcâb etmez mi? Sürûrlarimizin müsterek olmasi gerektigi gibi elemlerimizin de müsterek olmasi ve paylasilmasi gerekmez mi?
Bugün, Kosova’nin, Bosna’nin vâris-i tabiîsi olan bizler, bir nefis ve tarih muhâsebesine mecbûruz!.
Ülkemizde yüz yila yakin zamandan beri, ecdâdimizin bize biraktigi mukaddes mîrâsin, bazi nâdânlar tarafindan reddedilisinin ve onlarin hâtirâlarini rencide edecek çirkin üslûbun hazin âkibeti gözler önündedir!.
Bosna ve Kosova fâcialari gibi ibretli hâdiseler, bugün bize birkisim nâdânin “gömdük” diyerek övündügü Osmanli rûhunu yeniden hatirlatmakta ve bizi, O’nun emânetine sahip çikmaya zorlamaktadir!. Bu yüzden silkinip tarihimize dönmeye mecbûruz.
Gerçeklesmekte olan yeni bir uyanis ve dirilisin, gelecek hesâbina va’d ettigi bereketli azmin sanli cengâverlerine ne mutlu!.
Rabbim! Ecdâdin gönül iklîminden bizlere de yeni bir hamle gücü ihsân eyle ki, yirmibirinci yüzyila girerken dogan büyük firsatlari kaçirmayalim!.
Âmîn!..

Copyright © www.sultanmurad.com